SOĞUK SAVAŞ SONRASI TÜRKİYE’NİN ORTA ASYA SİYASETİNDE GELİNEN NOKTA
       

SOĞUK SAVAŞ SONRASI TÜRKİYE’NİN ORTA ASYA SİYASETİNDE GELİNEN NOKTA VE GELECEKTE BÖLGEYE İLİŞKİN İZLENMESİ GEREKEN DIŞ POLİTİKA STRATEJİSİ


12Mart 1947. yılında Başkan Truman’ın tarihe “Truman Doktrini” olarak geçen konuşması ile Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne karşı güvenceye alınması sağlanmış, bu tarihten sonra da “Soğuk Savaşın” varlığı Türk Dış politikasını belirleyen en önemli faktör olmuştu. İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan ve 45 yıl süren Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’e açılmasını önleyecek yayılmacılığına karşı tampon görevini gören Türkiye “batıya yönelik” bir siyaset izlemiş, bu yöneliş NATO’ya üyelik ve AET’ye entegre olma çabası ile daha da belirginleşmiştir.
Soğuk Savaşın sona ermesi ile İki Kutuplu Dünya düzeni bitiyor ve yerini uluslararası sistemde yepyeni bir yapılanmaya bırakıyordu. Bu yapılanma içerisinde Türkiye’nin rolü ne olacaktı? Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan yeni denge ve oluşumlara ne derece uyum gösterebilecekti? Önüne çıkan fırsatları ne şekilde değerlendirebilecekti?
Türkiye, sosyalist dünya sisteminin yıkılışından sonra ortaya çıkan bölgesel ve küresel gelişmelere ve yeni yapılanmalara hazırlıksız yakalanmıştır. Gelişmelerin Türkiye’yi merkeze koyduğu ve ortaya çıkan güç boşluğunun Türkiye’yi bölgesel önderliğe doğru ittiği bu ortamda, bu hazırlıksızlığın, bilgi eksikliğinin olumsuz sonuçları ortaya çıkmıştır.
Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya Cumhuriyetleri’nin sahip oldukları, petrol ve doğal gaz kaynakları tüm devletlerin dikkatini bu yöne çekmiş ve bu kaynakların Avrasya anakarasından ihraç edileceği güzergahları kontrol etme çabası Soğuk Savaş sonrası siyasetin temel konularından birisi haline gelmiştir. Günümüzde evrensel ekonominin itici gücü haline gelen enerjiye olan ihtiyaç ve bu ihtiyacın uzun vadede daha da büyük boyutlara ulaşacağı göz önünde bulundurulursa, bölgeye olan büyük ilginin nedeni de anlaşılmış olur. Amerikan Enerji Enformasyon İdaresi’nin Aralık 2001 tarihli raporuna göre, Hazar Bölgesi’nin doğal gaz ve petrol rezerv miktarları 16 ila 32.5 milyar varildir . Doğal gaz rezervlerine bakacak olursak, Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan doğal gaz zengini en önemli 20 ülke arasında yer almaktadır. Dünyanın en büyük üçüncü doğal gaz rezervine sahip olan Türkmenistan, 9723 milyon m3, Özbekistan 56001 milyon m3 doğal gaz üretimiyle doğal gaz zengini ülkelerdir . Bu koşullar altında, “gelecek yüzyılda Hazar Denizi ve ona komşu bölgelerin Asya ve Avrupa’ya petrol ve doğal gaz veren en büyük tedarikçiler haline geleceği iddia edilebilir. Bölgenin sahip olduğu yer altı kaynaklarına dünya devletleri acilen ihtiyaç duymaktadır .
Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye ile Batının dolayısı ile NATO’nun çıkarları büyük ölçüde örtüşmekteydi. Fakat Doğu-Batı cepheleşmesinin tarihe karışması ile Batının gözünde Türkiye’nin önemini de azaltmıştır. Bu durumun Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerini de etkilediğini söyleyebiliriz. Daha önce Batı ittifakı için önemli görülen Türkiye’nin tam üyeliğine Avrupa Birliği tarafından Soğuk Savaş dönemindeki kadar olumlu yaklaşılmamıştır. Nitekim Aralık 2002 Kopenhag Zirvesinden çıkan karar bunu açıkça göstermektedir.
Diğer taraftan, bu gibi olumsuzlukların yanında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaşın bitişi Türkiye’nin önüne yepyeni imkanlarda çıkarmıştır. Acaba, Türkiye bu imkanları ne ölçüde değerlendirebilmiştir? Diğer bir deyişle, Türkiye dağılma sonrası ortaya çıkan Bağımsız Türk devletlerine karşı nasıl bir siyaset izlemiştir?
Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Rusya’nın öncelikle kendi iç sorunları ile ilgilenmesi, bölgede güç boşluğu oluştuğu ve bu boşluğunun da İran ya da Türkiye tarafından doldurulabileceğine ilişkin düşüncelerin oluşmasına neden olmuştur . Bu noktada, Orta Asya’da, İran’ın radikal İslam’ı yayma tehlikesine karşı demokrat, laik ve western oriented Türkiye, Avrupa ve Amerika tarafından Türk Cumhuriyetlerine olası model olarak sunulmuştur . Tam da Soğuk Savaş sonrası Batının gözünde eski önemini yitiren Türkiye için Orta Asya bölgesinde etkin bir hale gelmek önemli
bir fırsat olacaktır. Bağımsız devletlerle tarihsel etnik, dil ve din bağları bulunan Türkiye bölge devletlerinin Batı ile olan ilişkilerinde önemli bir köprü görevi görecektir. Türkiye’nin Orta Asya’ya yönelişine Türk devletleri açısından bakacak olursak da, yetmiş yıl Sovyet idaresi altında yaşadıktan sonra batıya açılmaları, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisine geçişlerinde Türkiye ile yakınlaşmaları onlara da önemli avantajlar sağlayacaktır. Ayrıca, İsveçli jeopolitikçi R. Kjellen’e göre güçlü bir siyasal organizmanın üç şartı vardır: 1Genişlik 2. Hareket serbestisi 3. İçeride birlik ve beraberlik. Orta Asya geniş bir sahaya ve bu saha içerisinde zengin kaynaklara sahiptir. Batıya ulaşan güvenli bir koridora da sahip olduğunda hareket serbestisi kazanacaktır. Bölgenin kendi içerisinde ve çevresindeki güvenli ülkelerle gireceği işbirliği, önceki iki faktörde eklendiğinde yeryüzünün siyasal bakımdan güçlü bölgelerinden biri olarak ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu çerçevede değerlendirecek olursak, bölge devletlerinin işbirliği içerisine girebilecekleri en güvenli ve istikrarlı devletler arasında ilk sırada Türkiye gelmektedir. İşte tüm bu etkenlerle altı asır sonra Türkiye-Orta Asya yakınlaşmasının gerçekleştiğini görmekteyiz .
İkili ilişkiler ilk yakınlaşmanın vermiş olduğu heyecanla 1991 yılında yoğun bir şekilde başlamış ve Türkiye’ye gelen Türk Cumhuriyetlerin liderlerine sayısız destek ve yardım sözleri verilerek, 1993 yılına kadar olan iki senelik dönemde 140’dan fazla anlaşma imzalanmıştır. 1992 yılı ortalarına gelindiğinde Türkiye bölgede etkili olabilmek ve liderliğe oynayabilmek amacıyla siyasi, iktisadi, kültürel, askeri ve mali alanlarda ciddi adımlar atmıştır.
Büyük miktarlarda Exim-Bank kredisi açılarak, bu devletlerle yapılan dış ticaret teşvik edilmiş, büyük holdinglerin yanı sıra, çok sayıda küçük işletmenin de bölgede ticaret ve yatırım yapması sağlanmıştır. Halen Azerbaycan’da sınai tesis inşası, sınai yatırımlar, kimya, petro kimya, telekomünikasyon, ulaştırma, enerji, gıda, pazarlama, konfeksiyon, inşaat malzemeleri, mutfak eşyaları, mobilya, ayakkabı, sıhhi tesisat ve imalat sanayii dallarında faaliyet gösteren yaklaşık 1200 Türk firması vardır. Kazakistan’da yaklaşık 150 Türk firması, otel, iş merkezi, konut hastane gibi tesislerin inşaatlarında faaliyet göstermektedir. Özbekistan’da 100, Türkmenistan’da 300 Türk firması bulunmaktadır. Firma sayısı açısından yabancı firmalar arasında birinci sırayı alan Türkiye, yatırım tutarı ve iş hacminde aynı başarıyı gösterememiştir .
Eğitim alanında da önemli girişimlerde bulunulmuş, Türkiye'den çok sayıda öğretmen gönderilmiş devlet ve özel sektör tarafından üniversite, kolej ve Anadolu Lisesi seviyesinde okullar kurulmuştur. Diğer taraftan, iyi eğitim görmüş uzmanların yetiştirilmesi için 1991 yılından itibaren bölgeden gelen öğrenciler için geniş bir burs programı başlatılarak ilk etapta her ülkeye, Türkiye’ye 1400’ü yüksek öğretimde olmak üzere 2000 burslu öğrenci gönderme hakkı tanınmıştır. Proje kapsamında, Türkiye’de 2000 yılında 7000 dolayında öğrenci eğitimlerine devam etmektedir .
Azerbaycan ve Türk Cumhuriyetler ile olan ikili ilişkilerin idaresi, denetimi ve finansmanı konularını yürütmek amacıyla Dış İşleri Bakanlığına bağlı TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı) kurulmuştur.
Eğitim ve ticaret dışında dünyadaki siyaset dışı değişimlerden biri olan haberleşme ve ulaşım vasıtalarının gelişmesi de ilişkilerin kuvvetlenmesine katkıda bulunmuştur. Özel TV ve radyolar bu ülkelerde kanal kiralamışlardır. Bu çerçevede, 1992 yılından itibaren TRT Avrasya Televizyonu uydu aracılığı ile bölgede yayına başlamıştır .
Genel çerçeve içerisinde vermeye çalıştığımız Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki 1991 yılından sonra başlayan bu yakınlaşma da bugün gelinen nokta nedir? Avrupa ve Batı tarafından da desteklenen “ Türk Modelinin” gözden düşüş sebepleri nelerdir?
1991-2003 yılları arasında geçen süre içerisinde Türk Cumhuriyetleriyle Türkiye arasındaki siyasi ilişkilerin yeterince geliştirilememesinde en önemli etken Türkiye’nin bölge hakkında yeterli bilgiye sahip olmamasıdır denilebilir. Hatta bu konu Türk resmi makamlarınca da kabul edilmiştir . Ayrıca ilk zamanlar Türkiye’nin Orta Asya politikasında “duygusallığın” ağır bastığı da söylenebilir. Bölgeye yönelik politikada belki de her şeyden önce yapılması gereken belirli plan ve sistem dahilinde, acele etmeden ikili ilişkilerin başlatılması idi. Aynı şekilde resmi ziyaretler sırasında ve medyaya verilen demeçlerde kullanılan hatalı söylemler hem Bağımsız Türk devletleri liderleri tarafından, hem de Rusya tarafından şüphe ile karşılanmıştır . Türkiye’nin bölgeye yönelik şovanist amaçları olduğu yolunda fikirler çağrıştıran bu söylemler Türk modelinin şansını da oldukça azaltmıştır. Çünkü uzun yıllar Sovyet idaresinde kimlikleri bastırılarak yaşamak zorunda kalan Türk Cumhuriyetleri şimdi bir başka devletin idaresi ve koruyuculuğu altına girmek istemiyor, kendi bireysel kimliklerini vurgulamayı tercih ediyorlardı.
Türk Modeli’ne ilk zamanlardaki çekiciliğini kaybettiren bir başka etkende, Batının İran’a ilk zamanlardaki kadar şüphe ile bakmamaları olmuştur. Hatırlanacağı gibi, modelin desteklenmesi ve öne sürülmesinde en büyük etken, bölgede coğrafi ve stratejik avantajları olan İran’ın radikal İslam’ı yayma endişesi olmuştu. Fakat nüfusun büyük çoğunluğunu Şii Müslümanlarının oluşturduğu İran’ın, Sünni mezhebini benimsemiş olan Orta Asya müslümanları (Azerbaycan dışında) arasında tutunma şansının az olduğu bir süre sonra anlaşılmıştır. Gerçekte, İran’ın bölgeye yönelik politikası dinsel olmaktan ziyade ekonomiktir .
Türk modelinin çekiciliği daha çok Türkiye’nin Batıya yakınlığından kaynaklanmaktaydı. Bu çerçevede, Avrupa Birliği’ne bir türlü kabul edilemeyen Türkiye’nin bu devletlerle Avrupa arasında nasıl bir köprü olabileceği konusu da modelin en zayıf yönünü oluşturmaktaydı. Ayrıca ilk zamanlar Batı ile olan ilişkilerinde Türkiye’yi aracı olarak gören Bağımsız Cumhuriyetler, yabancı şirketlerin bölgeye girmeleri ile şimdi bu ilişkileri aracısız yürütebilecek konuma gelmişlerdi. Bu nedenle de Türkiye’nin onlar için ilk dönemlerindeki cazibesi kalmamıştı.
Türkiye’nin Orta Asya bölgesine yönelik politikasında bir diğer engelde Rusya olmuştur. Türkiye’nin bölge devletleri ile geliştirdiği çok yönlü ilişkilerden kuşkulanan Rusya, Türkiye’nin Pan-Turkizm peşinde olduğu iddia etmiş ve 1993 yılından başlayarak Rusya dikkatlerini Orta Asya bölgesine çevirerek “Yakın Çevre” politikasını başlatmıştır. Bu politika gereğince Rusya herhangi bir devletin Orta Asya devletleri üzerinde nüfuzunu artırmaya yönelik girişimlerine karşı çıkmaktadır. Çünkü, Rusya Orta Asya bölgesini yakın çevresinin bir parçası olarak kabul etmekte ve bu bölgeyi eski Sovyet topraklarının doğal coğrafi uzantısı olarak görmektedir. Gerçekte, Rusya’nın Orta Asya’ya yönelik dış politikasında 1993 yılı sonrasındaki değişikliğin temelinde yatan en önemli etken ekonomik nedenlerdir . Sovyetler Birliği dağılmadan önce, Kazakistan’dan uluslararası pazara ulaşabilecek tüm gaz ve petrol boru hatları Rusya federasyonunun topraklarından geçecek biçimde inşa edilmiştir. Bu nedenle Rusya, başta Kazakistan olmak üzere Azerbaycan ve Türkmenistan gibi ülkelerin petrol ve doğal gaz kaynaklarını, uluslararası fiyatlara uygun biçimde ihraç ederek ekonomik yönden bağımsız olmalarının en önemli anahtarını elinde tutmaktaydı. Rusya’nın Sovyetler döneminde oluşturduğu bu tek yönlü ihraç sistemi, bölge ülkelerinin bağımsızlıklarının ve alternatif ihraç hattı arayışlarının önündeki en ciddi engeldir. Bu tek yönlülük, Rusya’nın bölgedeki mevcut hegemonyasını sürdürmesinin de en etkin aracı olarak ortaya çıkmaktadır.
Boru hatlarının geçtiği devletler hem petrol gelirlerinden önemli miktarda pay alacak hem de ekonomik ve siyasi olarak güçlenecektir. Bu nedenle Rusya, bölgenin zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarından yararlanmayı, bu kaynakların kendisi tarafından dünya pazarlarına taşınması avantajını hiçbir zaman kaybetmemeyi bölgeye yönelik siyasetinin başlıca hedefi haline getirmiştir. Hatta petrol ve doğal gaz rezervlerine Batının iştirakini engellemek ve boru hatlarının güzergahını kontrol etmek amacıyla, Kafkasya bölgesinde ve Orta Asya’daki bölgesel çatışmaları, Çeçenistan’daki, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki ve Gürcistan’daki savaşları desteklenmektedi . Çünkü Türkiye ve diğer devletler için bölgede istikrar ne derece önemli ise, Rusya için de istikrarsızlık o denli önemlidir, bu yolla taraflar Rusya’nın etkisi altına daha çok girecek dolayısıyla Rusya’nın bölgedeki etkinliği daha da artacaktır.
Türk Modeline karşı Batının desteğinin azalmasında bir diğer etkende Türkiye’nin henüz kendi azınlık sorunlarını çözememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu da modelin güvenilirliğini ve yukarıda sayılan tüm etkenlerle birlikte Batının desteğini azaltmıştır.
Son olarak, Türkiye’nin Orta Asya ile bağlarını güçlendirme çabalarındaki başarısızlığa şu üç maddeyi de ekleyebiliriz: Birincisi, Türkiye’nin kendi iç problemleri,bölgeyle çok fazla ilgilenmesine engel olmuştur. İkincisi, Türkiye’nin bu dönemde Suriye ve Irak’tan gelen tehditler, Yunanistan’la gerginleşen ilişkiler gibi daha önemli güvenlik sorunları ile ilgilenmesi, Üçüncüsü de Türkiye’nin bölge devletlerinin ihtiyaç duyduğu büyük çaplı mali yardım ve yatırımı karşılayacak ekonomik imkanlardan yoksun oluşu .
Türkiye’nin Orta Asya’ya yönelik politikasında gelinen nokta genel çerçevesi ile budur. Türkiye’nin bölgede nüfuzunu yayması ile ilgili başlangıçtaki iyimser beklentiler zedelenmiştir. Fakat Türkiye bölgede önemli bir rol oynama arzusundan vazgeçmemiştir. O halde, bundan sonra ne yapılması, bölgeye yönelik nasıl bir dış politika stratejisi izlenmesi gerekmektedir?
Her şeyden önce Orta Asya’ya yönelik politikaların realist temellere oturtulması gerekir. Türkiye bir yandan kendi gerçeklerini kabul etmeli diğer taraftan da Orta Asya bölgesini iyi tanıyarak, önceden planlanmış stratejiler geliştirmelidir.
Türkiye’nin tek başına Orta Asya’nın ihtiyaç duyduğu finansmana ve siyasi güce sahip olmadığını düşünürsek, bizim önerimiz Türkiye’nin bir “büyük ortağa” ihtiyacı olduğudur. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin işbirliği içerisine girebilme ihtimalinin en yüksek olduğu ülke Amerika’dır. Şu anda dünyadaki tek süper güçle işbirliği yoluyla Türkiye, Orta Asya bölgesindeki politikalarını gerçekleştirmek için gereken siyasal ve ekonomik desteği bulabilecektir. Hepsinden önemlisi bu yolla Hazar petrolünü taşımak için en güvenli ve istikrarlı yol olan Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol ve doğal gaz projesini hayata geçirebilecektir. Bu birliktelik iki devletin tarihinde ilk kez olmayacaktır. Türk-Amerikan işbirliğinin kökeni Soğuk Savaşta yatar. Nisan 1946’da, Winston Churchill, Amerikalıları, Avrupa’nın bir “demir perde” ile ikiye bölündüğü ve soğuk savaşın başladığı konusunda uyarırken, ABD savaş gemisi USS Missouri İstanbul’daydı. Bu ziyaretten, sık sık ikili stratejik ilişkilerin başlangıcını işaret eden sembolik olay olarak bahsedilir . USS Missouri’nin ziyaretini takip eden dönemde, Türk-Amerikan ilişkileri daha da artmış ve Türkiye 1947’de Truman Doktrinin ve ondan sonraki yılda Marshall Planının getirdiği imkanlardan faydalanmıştır. Soğuk Savaş yılları süresince ortaya çıkan, iki ülkenin yakın bir stratejik ilişki geliştirdiğidir. Türkiye ABD ordusu için önemli üsler sağladığında, ABD de Türkiye’ye büyük ekonomik ve askeri yardım yapmıştır . İki ülke arasındaki yoğun işbirliği 1990 Körfez Krizi sırasında doruk noktasına ulaşmıştır.
Türk-Amerikan ilişkilerinin odak noktası Soğuk Savaşın bitmesi ile değişmiştir. Soğuk Savaş süresince Türk-Amerikan güvenliğinin en büyük amacı Sovyetler Birliği tehdidine karşı idi. Bugün ise, Türk-Amerikan güvenlik işbirliği birincil olarak Orta Doğu, Hazar Bölgesi ve Balkanlar üzerinedir. Bu değişim Türk-Amerikan ilişkilerine Soğuk Savaş boyunca olmayan yeni bir stratejik boyut kazandırmıştır.
Amerika’nın Orta Asya bölgesindeki siyasi hedeflerine bakılacak olursa, öncelikle, istikrarı artırmak, demokratikleşmeyi hızlandırmak, serbest pazar ekonomisini yerleştirmek ve işlemesini sağlamak, ticareti artırmak, nükleer silahları kontrol altına almak ve insan hakları standartlarını yerleştirmek olduğu görülmektedir.
ABD’nin Orta Asya devletlerine yaptığı yatırımların öncelikli hedefinin özel sektörü destekleme olduğu anlaşılır . (Tablo I) Amerika 1997 yılında Kazakistan’a 39 milyon dolar, Özbekistan’a 20 milyon dolar, Kırgızistan’a 20 milyon dolar, Tacikistan’a 5 milyon dolar, Türkmenistan’a 5 milyon dolar mali yardım yapmıştır . Rakamlardan anlaşıldığı gibi en fazla yardım Kazakistan’a yapılmıştır, bu da nükleer silahların etkisiz hale getirilmesine yöneliktir.
Amerika’nın bölgeye yönelik güvenlik problemini üç madde de özetleyebiliriz. Birincisi nükleer silahların etkisiz hale getirilmesi ya da en azından kontrol altında tutulması, İkincisi, İslami radikalizm korkusu, sonuncusu ise, iç savaşlar ve sınır çatışmalarıdır. Yukarıda değinilen ilk iki maddenin kesiştiği nokta da İran durmaktadır. Bu yüzden, İran’ın çevrelenmesi ve rejimini bölgeye ihraç etmesinin önlenmesi Amerikan yönetiminin başlıca hedefleri arasındadır. İşte Amerika’nın tüm bu hedeflerinde Türkiye stratejik bir müttefik olarak önemlidir. Bu nedenle, Amerika’nın gerek Orta Asya ile ilgili gerekse diğer bölgelerle ilgili hedeflerini gerçekleştirmeye ilişkin Türkiye’den beklentileri bulunduğundan, bu işbirliği sürecinde Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılamak üzere ABD’nin elinden geleni yapacağını varsayabiliriz .
Tabii bu birlikteliğin gerçekleşme ihtimali önümüzdeki günlerde Amerika’nın Irak’a düzenleyeceği harekatla ve bu harekat sırasında Türkiye’nin Amerika’ya ne dereceye kadar destek vereceği ile de ilgilidir. Amerika’nın Irak operasyonunda yanında yer almayan bir Türkiye ile gelecekte Orta Asya’da her hangi bir işbirliği yapması söz konusu olamaz. İşte bu nokta da Türkiye’nin yeni alternatifler araması gerekmektedir .
Amerika ile Orta Asya bölgesine yönelik girişilecek işbirliği karşısında Türkiye’nin artı ve eksilerine bakacak olursak:
Amerika ile Türkiye arasında oluşturulacak stratejik işbirliği sonucunda Bakü- Tiflis –Ceyhan boru hattının yapımı için gerekli ekonomik ve siyasi destek elde edilebilecektir. Ekonomik geliri bir yana, bu hattın stratejik önemi oldukça önemlidir. Doğu-Batı Enerji koridorunun ayrılmaz parçası olan bu hat, Kazakistan, Azerbaycan ve Türkmenistan gibi ülkeleri Rusya’nın tekelinden kurtaracak yaşamsal bir çözümdür. Böylece kesintisiz ihraç olanağına kavuşacak ülkeler, doğal kaynaklarını gerçek değeri ile ihraç etme imkanına kavuşabileceklerdir. Böylece Türkiye’de ekonomik olarak gelişmiş bu ülkelere çok daha sağlıklı koşullarda, petrol ve gazla sınırlı olmayan çok geniş bir yelpazede yatırım ve ticaret yapabilme olanağına kavuşacaktır. Bu uzun erimli ekonomik hedef, Türkiye’nin ve bölge ülkelerinin asıl kazancıdır . Bunun dışında, Rusya’nın, petrolün Boğazlar yoluyla taşınmasını öngören planını saf dışı bırakıp Boğazların güvenliğini sağlayarak Boğazlardaki olası bir Rus varlığını önleyebilecektir .
Bakü-Ceyhan boru hattı yapımının yanı sıra Türkiye, Türkmenistan ve Türkiye arasında doğal gaz boru hattı yapımı ile de ilgilenmektedir. Bu hat Rusya’dan bağımsız Türkmenistan’ın ilk ihracat hattı olacak ve Türkmenistan’ın enerji bağımsızlığı ile bütünü ile bağımsız bir devlet oluşunu sağlama alacaktır. Türkmenistan-Türkiye boru hattı Bakü-Ceyhan petrol hattına paralel olacak ve Karadeniz altından Türkiye’ye doğal gaz taşınmasını sağlayacak olan Rus “Mavi Akım” projesine de alternatif oluşturacaktır .
Amerika ile geliştirilecek işbirliği karşısında Türkiye’nin AB karşısındaki konumunda da değişiklikler olacaktır. Her şeyden önce Türkiye Orta Asya’da elde edeceği siyasi ve ekonomik avantajlar sayesinde kendisi için tek alternatifin AB’ne tam üyelik olmadığını anlayacak, AB ile ilişkilerinde daha bağımsız davranabilecektir.
Diğer bir açıdan değerlendirecek olursak, Amerika tarafından Türkiye’ye yapılacak ekonomik yardımlar neticesinde bütçe açığı ve dış pazarlara bağımlılığın azalması gibi olumlu etkileri, AB’ni Türkiye’nin tam üye olması durumunda Topluluğa çok fazla bir yük getirmeyeceğine ikna edebilir .
İki ülke arasında Orta Asya’ya yönelik girişilecek stratejik işbirliğinin en çok Rusya’yı tedirgin edeceği muhakkaktır.Böyle bir durumda Rusya iki yol izleyebilir, birincisi, yeni bir Doğu-Batı cepheleşmesi yaratmaktan kaçınmak, ikincisi Amerika-Türkiye işbirliği karşısında Çin ile benzer bir ortaklığa girişmek. Zira, her iki devletin de bölgedeki çıkarları ortaktır. Enerji kaynakları, İslami tehlike ve güvenlik problemleri gibi konuların gündemde olması işbirliği için uygun zemini hazırlamaktadır .
Sonuç olarak, genel bir değerlendirme yapacak olursak, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaşın bitmesinin ardından bağımsızlığını kazanan Orta Asya devletleri için sunulan “Türk Modeli” halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede laik devlet, çok partili sistem, Batı ile işbirliği ve batıya yaklaşma ve piyasa ekonomisi gibi özellikleri anlatmak için kullanılmıştır. Türkiye’nin bölge ile olan kültürel ve tarihsel bağları, Türkiye modelinin laik ve çok partili karakteri ve ekonomik dönüşümdeki başarısı, Batıyı Türkiye modelinin desteklemek için cesaretlendirmiştir. Bununla beraber, Rusya’nın “yakın çevre” politikasını izlemesi, İran etkisinin azalması, Türkiye içerisindeki azınlıklar sorunu ve her şeyden çok Türk modelinin işlevini görmüş olması gerçeği nedeniyle Batı Türk modeline desteğini azaltmıştır.
Dağılma sürecinden sonra bağımsızlıklarını kazanan devletler zor bir geçiş dönemi yaşamış ve halen yaşamaktadırlar. Duygusal yaklaşımları bir yana bırakırsak, ülkeleri birbirine bağlayan ekonomik ve siyasi menfaatlerdir. Din, dil, ırk ve tarihi temellerinin ortak olması ise, bu ilişkilerde öncelik ve güvenilirlik sağlayacaktır.
Eğer Türkiye 2004 yılında da AB’ye tam üyeliği elde edemezse, birlik dışında kalmış bir Türkiye, alternatif politikalar üretemediği takdirde, kendisi üzerindeki AB baskısı gün geçtikçe daha da artacak, belki orta vadede AB’nin kendisi, Türk egemenliği ve çıkarları için “en büyük tehdidi” oluşturacaktır .
O halde Türkiye’nin yaratacağı alternatif modeller arasında Orta Asya bölgesine yönelik politikasına ağırlık vermesi de olmalıdır. Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerini güçlendirmesi, onun Doğulu bir ülke haline gelmesi anlamına gelmemektedir, aksine Türkiye bu yolla batı macerasındaki dokuz asırlık yalnızlığına son vererek, batı ile ilişkiye “Doğulu” dostlarından gelen destekle güçlenmiş olarak girebilecektir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik konusundaki çabalarında Orta Asya bölgesinde etkin olmasının, boru hattı projelerini gerçekleştirilmesinin ve bu yolla elde edeceği ekonomik ve siyasi gücün büyük etkisi olacaktır. Küreselleşmenin de tesiriyle, ülkeler için geniş bir ilişki yelpazesine sahip olmanın önemi devamlı artmaktadır. Bu bağlamda ABD ile Orta Asya bölgesinde girişilecek stratejik işbirliği sayesinde hem Amerika’nın, hem Türkiye’nin bölgeye yönelik hedeflerinin gerçekleştirilebilme olasılığı artacak, hem de Türk Cumhuriyetlerinin Rusya’ya olan bağımlılıkları azalarak, ekonomik ve siyasi serbestlik elde edeceklerdir.
Bütün taraflar açısından da fayda sağlayabilecek böylesi bir işbirliği mutlaka, dikkatlerini Hazar petrolü ve bölgenin doğal kaynakları üzerine çevirmiş olan İran, Rusya, Çin gibi güçlerin muhalefeti ile karşılaşacak, belki yeni oluşumlara ve stratejik ortaklıklara neden olacaktır. Bundan sonra yapılması gereken belki de, Türkiye’nin Orta Asya bölgesine yönelik politikasında tüm olasılıkları, artı ve eksileri, her yönü ile akılcı ve sistemli bir şekilde değerlendirmesi gerektiğidir.
Bu değerlendirme yapılırken Türkiye’nin kendi gerçeklerini de göz önünde bulundurması gerekmektedir. Doğu ve Batının, Kuzey ve Güneyin, Hıristiyanlık ve İslam’ın kesişme noktasındaki Türkiye, Boğazlardan binlerce kilometre ötedeki ülkeleri etkileme potansiyeline sahiptir . Türkiye, bir taraftan Avrupa ve ABD için jeo-stratejik konumu itibarıyle ne derece önemli olduğunu, ABD’nin Orta Doğu ve Orta Asya politikalarında merkezde bulunduğunu, ayrıca Hazar bölgesinde ve Kafkaslarda Rusya’nın ileride saldırgan bir güç haline gelmesi durumunda, bunu dengelemek açısından Türkiye’nin katkılarının büyük olacağının, Batıya ve ABD’ye iyi bir şekilde anlatması ve coğrafi üstünlüğünün vermiş olduğu bu kozu çok iyi değerlendirmesi gerekmektedir. Diğer taraftan, kendi içindeki sorunları-ekonomik istikrarsızlık,yüksek enflasyon, etnik azınlıklar- kabul edip bunlara çözüm yöntemleri bulmalıdır. Zira, Türkiye iç sorunlarını çözmekte ne derece başarılı olursa Batı ve ABD için o denli tercih edilen bir ülke konumuna gelir, bu konuda R. Perle “Amerika için ‘en değerli’ Türkiye, kimliği ve Batıyla gelecekteki ilişkisi açısından kendini güvenli hissetmesi için gerekli ekonomik ve siyasi reformları gerçekleştirmiş olan bir Türkiye’dir”, demektedir . 


Yelda DEMİRAĞ

Dış Ekonomi - Ticaret
 
cupidkreasyon.com

gelinlik abiye nışanlık ihracatı
(0 Gelen 763 Giden)

Ihlamur Şifalı Bitkiler ve Baharat

Şifalı Bitkiler,Baharat,Doğal Afrodizyaklar,Bitkisel Kozmetikler
(0 Gelen 502 Giden)

Papatya Bitki Evi Şifalı Bitkiler ve Baharat

Şifalı Bitkiler,Baharat,Doğal Afrodizyaklar,Bitkisel Kozmetikler
(0 Gelen 241 Giden)

Senin linkin burada olsun mu?
O zaman buraya kaydını yaptır:
=> Kayda git
Reklam
 
 
Bugün 1 ziyaretçikişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=